Karakteristik pasajlar

“…Türkiye’nin açık ara en pahalı ve en piyasa kıraathanesi olan Bebek Kahvesi’nde elimde soda limon, kâh sağ bacağımı solun üstüne, kâh sol bacağımı sağın üstüne atarak buluşma saatini bekliyordum. Kum saati kadar ince beli ve İnegöl köftesini andıran kalın dudaklarıyla garson kız yanıma gelerek bana yiyecek olarak ne almak istediğimi sordu. İspanyol Meyhanesi parçasına video klip çekilse, şarkıcı rolü için o kızdan daha iyisini bulamayacaklarını düşünmekten kendimi alamazdım hiç…”     Bölüm 2

 

“…Masaya mor renkli bir zarf bıraktı, ardından yaklaşık beş saniye boyunca sanki amacı sadece göz bebeklerimin çapını ölçmekmiş gibi gözlerimin içine, ardında yatan duyguyu anlayamadığım bir ifadeyle baktı. Akabinde karizmasına zirve yaptıran bir dönüşle masadan ayrıldı. Ufak güneş gözlüklerini taktıktan sonra hızlı adımlarla, müşterilerin yaklaşık yüzde sekseninin bakışları arasında kafeden çıktı ve vücudunu Bebek’in hengâmesine karıştırdı. Ardında iki duyu organımı esir alan hoş tatlar bırakmıştı. Gözlerimdeki güzel görüntüsü o gittikten sonra bile kalmıştı. Bunun yanında parfümünün esrarlı yumuşaklığı, Özlem’in ten kokusuyla harmanlanmış ve burnumdaki sinir taneciklerini keyiflendirmişti…”     Bölüm 2

 

“…İşte o an midemden bir parça kalktı, akciğerlerimi yakarak gırtlağıma geldi, sadece kendimin duyabileceği tiksinç bir sesle yutkundum. Bu parça mola vermeden beynime ulaştı ve başıma kaynar su etkisi yapmaya başladı. O an bedensel hareketlerimde başrolü oynayan bu parça, geçmişimin vücudumda yer alan kalıntısıydı. Derinlerde bir yerde uykudaydı ve şimdi uyanmıştı. İşte o an bu meseleyi arkadaşlarımla paylaştığım için pişman oldum…”     Bölüm 4

 

“…Bu güzergâh yaklaşık üç yüz metreydi ve Usain Bolt bile otuz saniyenin altında zamanda varamazdı bu noktaya. Adamın Türkiye’nin keşfedilmeyi bekleyen rekortmen koşucusu olmasına Mehmet yüzde 0,01 ihtimal verdi. Beyni ekonomide maksimum kazanç için optimum adımları hesaplamaya yarayan bir bilgisayar programı gibi çalışıyordu. Arka kapıyı açıp da ayakkabılarını kaldırım taşlarıyla buluşturduğu zaman, skorbordlar patlama anı +26. saniyeyi gösteriyordu…”     Bölüm 5

 

“…Soru işaretleriyle dolu beynim, mesaisini o kadar yoğun bir şekilde bu işaretleri gidermeye vermişti ki, o anda bedenimi nereye götüreceğine, ona ne yaptıracağına dair bir düşünce geliştirememişti. O idare boşluğunda bedenim kendisini yürüyerek Bebek’ten sahil yolu boyunca Ortaköy’e kadar getirmişti. Bu güzel yolu ilk defa bu kadar bilinçsiz olarak yürümüştüm. Bu seferlik Bebek’teki evlerden en çok hangisinde oturmak isteyeceğime karar vermeden, Arnavutköy Burnu’nda balık tutanlarla Boğaz balıkçılığının son elli yılını tartışmadan, Kuruçeşme Parkı’nda oturup karşı kıyıdaki tarihi binaların yapım yıllarını tahmin etmeden, yürüyüş parkurunu tamamlamıştım…”     Bölüm 6

 

“…Arnavutköy-Bebek sahil yolunun birinci kilometresinde, yolun deniz tarafında bulunan elektrik direği sabahın ilk saatlerinde mesaisini bitirmiş olmanın verdiği tatlı yorgunlukla çevreyi gözlemliyordu. Gün yeni başlamıştı. Dev gövdesini sabah güneşinin keyfine teslim etmişti. Kendi mıntıkasının bu saatlerdeki ziyaretçi sayısı oldukça azdı, özellikle de günün diğer saatleriyle karşılaştırıldığında. Bu bir avuç misafir, kendilerini peşlerinden koşturarak anne ve babalarına spor yapma imkânı sağlayan minik çocuklar, Boğaz romantiği sabah koşucuları ve çalıştıkları mekânları açılış için temizleyen erkenci görevlilerdi. Güler yüzlü direk biri üstte, biri altta iki kolunu yana açarak herkesi sevgiyle selamlıyordu.

Bir önceki gece, yani birkaç saat önce, yoğun olarak çalışmıştı. Kâh yoldaki hafif viraja giren arabalara kılavuzluk etmiş, kâh hemen yanlarındaki İstanbul Boğazı’nın büyüsüne kapılan sürücülerin yoldan çıkmamalarını sağlamış, kâh Bebek gecelerinin şirinliğine görsel bir katkıda bulunmuştu. Başarılı bir gece geçirmişti. Mesai arkadaşlarıyla beraber hiçbir kazaya sebebiyet vermemiş, hiç kimseye görüş sıkıntısı çektirmemişti. Akşam tam saatinde yanmış, sabah tam vaktinde sönmüştü. Bu önemliydi çünkü birçok meslek arkadaşı güneşin “Hey ben geldim, artık çekilin,” diye haykırmasına rağmen öğlenlere kadar yanar, ülke ekonomisini sabote ederdi.

Bir yandan yedi sekiz metrelik ince, uzun, fit görünümünü gururlu bir şekilde sergilerken bir yandan da kendisini besleyen ısısını kaybederek tamamen uykuya dalmak üzereydi. Malum, akşam onu uzun ve yorucu yeni bir mesai bekliyor olacaktı. Zinde olması, görevinin hakkını vermesi gerekiyordu. Çocuk bağrışmaları, koşucuların sert nefes alış verişleri ve paspas fışfışlarının kısık sesli armonisinde gözlerini kapatmıştı ki sert bir fren sesiyle irkildi ve hemen akabinde midesine sağlam bir yumruk yedi…”     Bölüm 9

 

“…Yatak odasının kapısına geldiğinde kapıyı hafifçe araladı. Gözlerinin içerideki manzarayla ilk teması anında, endişesi iğrenç bir mide bulantısına döndü. İlk gördüğü şey kırmızının oda üzerindeki mutlak hâkimiyetiydi. Oda darmadağındı ve her yerde kan vardı. Yatağın üzerindeki duvarda duran Picasso’nun kocaman ‘Guernica’ tablosu adeta isyan edercesine, kırılmış bir hâlde yatak kenarında Mehmet’e bakıyordu. Çerçevenin etrafa saçılan cam parçaları kanla birleşince giyotini andırıyordu. Kemik rengi perdelerde binlerce ufak kırmızı benek oluşmuştu. Kırılan boş şarap kadehinin çarşafta bıraktığı leke, şarap renginden daha ıslak ve daha kirli duruyordu…”     Bölüm 11

 

“…“Yazın, soru bir…” Hababam Sınıfı’nın Kemal Sunal’lı serilerinin tek güzel kızı olan edebiyat hocası Semra Hoca’nın yaptığı gibi sanki yazılı yoklama sorularını dikte ettiriyordum. Hani herkesin cevaplar yerine aşk mektubu yazdığı yazılı yoklama. Ufak bir esten sonra devam ettim. “Metrocity’nin arazisi benim ve binayı komple yıkıyorum. Çok da param var. Farklı bir şeyler yapmak istiyorum. Oradaki en iyi yatırım projesini getirene kârdan yüzde on pay vereceğim…”     Bölüm 13

 

“…Olayı dinledikten sonra ah vah yapmak yerine hemen çözüm önerileri üzerinde düşünmeye başladı. Doruk’taki en etkileyici özelliklerden birisi dedektif bir ruha sahip olmasıydı. Hercule Poirot ile sekiz yaşında tanışan Doruk herhangi bir polisiye macerada katili yüzde yetmiş ihtimalle bulurdu. Polis olmaması Emniyet Müdürlüğü ve Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliği için büyük kayıptı. Ama bu yeteneğini hayatının her alanında amatörce detektiflik oyunları oynayarak değerlendirirdi. Kim arkasından ne iş çeviriyor, iş çevresinde kimler kimlerin adamı, ne numaralar dönüyor, çıktığı kızlar kendisiyle beraber değilken neler yapıyor türünden bilgilere bir şekilde ulaşabiliyordu…”     Bölüm 16

 

“..Tıpkı yedi tepeli şehirde olduğu gibi Çanakkale’de de birkaç gündür süren kavurucu nisan sıcağı salı günü zirve yapmıştı ve tüm doğayı şaşırtmaya devam ediyordu. Kiraz ağacı şaşırmış, erkenden çiçeklenmişti. Sardalya şaşırmış, daha zamanı gelmeden olgunlaşmaya, yağlanmaya başlamıştı. Öğrenci şaşırmış, finallere bir buçuk ay kala defteri kitabı fırlatmıştı elinden. Truva’daki turist şaşırmış, harabeler arasında sanki Antalya Olimpos’taymış gibi üstü çıplak geziyordu. Bölge insanı şaşırmış, yazlık kıyafetini şimdiden dolabına dizmeye başlamıştı. Denize girenlere şimdiden şahit olmuştu daha kış uykusundan uyanmamış olan Çanakkale plajları. O neşe dolu Çanakkale salısında, herkes güneşin keyfini çıkarırken stres dolu iki kişi vardı üniversitenin Terzioğlu Kampüsü’nde…”     Bölüm 21

 

“…Üç adamıyla beraber Tony, İstanbul’un neredeyse dörtte birini ayaklarının altına almış olmanın verdiği hazla, burun deliklerini zevke boğan derin bir nefes aldı. Megakentin üzerine çöken geceye verdiği ışıksal tepkiyi izliyordu. Birçok yerde kendisini farklı tonlarda ve şekillerde gösteren ışık kümelerinin figürasyonunda; büyük gökdelenler ve tarihi binalar yardımcı rollerde, Boğaz köprüleri ise tüm görsel ihtişamlarıyla başrollerde İstanbul gecelerini renklendiriyorlardı. O anda yüksekliği ve geniş görüş açısı itibarıyla Maslak semaları kendisini, bu görsel şölenin virtüözü olarak ışık krallığının merkezi gibi hissediyordu. Bu ışık gösterisi aradığı bilgileri edinmiş olan Tony’nin mutluluğunun keyif sigarası gibiydi. Kısa sürede doğru kişiye ulaşmış ve intikamı için en kritik adımı atmayı başarmıştı…”     Bölüm 23

 

“…Öğrencilik yıllarımın başından beri etrafta sürekli duyduğum şu okulun her köşesini gözleyen kameralar ve bu hoca aslında MİT’tenmiş efsaneleri doğruydu anlaşılan. “Bu böcek durumuyla karşılaşmasaydık bana küçük sırrından…” son kelimeyi dikkatli seçmiştim “…hiç bahsetmeyecektin o zaman…”     Bölüm 28

 

“…Akrebin neredeyse bir saattir ertesi günü gösterdiği dakikalarda, İstanbul’a dönüş yolunda Erdem Bey başarılı geçen toplantının keyfini puroyla pekiştiriyordu. Devletin gücü hiçbir şeye benzemezdi ve bu güç onun arkasındaydı. Önemli bir bedel ödemişti ama buna değerdi. Bakanla detaylı olarak konuştukları iş planını düşünürken numarasını sadece çok özel kişilerin bildiği telefonu çaldı. Bu zil sesi telefonun her koşulda açılacağı anlamına geliyordu. Arayan kişiyle pozitif konuştu ve karşı tarafa saygılarını iletti. İhale işini zaten en tepeden bağlamış olduğunu düşündü. Ve doğru adımlar atmış olmanın verdiği tatminle Bolu Tüneli’ne giriş yaptı. O gece yaşadığı tek sıkıntılı an, tünele girince açık olan araç radyosundan dinlemeye mecbur olduğu “Şu anda Bolu Tüneli’nden geçmektesiniz,” sözcükleri oldu. Chopin’in piyanoyu okşayışı bir süreliğine kesilmişti. Sevimsiz sesi şoföre hemen kapattırdı…”     Bölüm 31

 

“…Suratıma “Sende o tetiği çekecek cesaret yok,” dercesine baktı. Beni hafife almıştı. Silahı bulunduğu yönden geri çekerek sol baldırına yaklaştırdım ve son derece sakin bir üslupla, gözlerinin içine baka baka tetiği çektim. Bu kimsenin beklemediği bir hamle olmuştu. Yakın mesafeden bacağına kurşunu yiyen adamın kuvvetli ama duyulmayan feryadı can acısından çok cesaretime karşı verilmiş bir tepkiydi. Kalbinin atış ritmi iki saniye öncesine göre çarpı iki seviyesini görmüştü. Ciddiyetimi tanımaya başlayan adam silahın sertliğini bu sefer en kıymetli yerinde hissetmişti. “Yeniden başlayalım…”     Bölüm 32

 

“…Perşembe sabahı saatler üçüncü sabah çayımın yüzde ellisini gösterirken çayın ıslaklığıyla kupama düşmek üzere olan Cici Bebe’yi son salise hamlesiyle fire vermeden mideme indirmeyi başardım. Yaklaşan 10:00 dersime hazırlık yaparken, ikiye bölünen beynimin sadece arda kalan kırıntılarını kullanabiliyordum. Masamdaki kupanın moru gözlerimle, önümdeki kâğıtların beyazı ise suratımla renk uyumu içindeydi. Zihnim ve bedenim tartışma hâlindeydiler, hangimiz daha yorgunuz diye…”     Bölüm 33

 

“…Aşk kelimesinden anladığım kuvvetli, belirgin bir arzudur. Kalbini kıpırdatan gücü doyasıya yaşama, onu ruhunda ve bedeninde hissetmedir. Ancak bilinçli bir adam asla başka birisi karşısında duygusal olarak ezilmemelidir. Nasıl ki aşığı olduğum İstanbul karşısında kendimi kaybedip saçmalamıyorsam, ona duyduğum arzuyla beraber onun karşısında dik durabiliyorsam, arzuladığım birisinin karşısında da aynı güçle durmam gerektiğini savunurum…”     Bölüm 34

 

“…Sen bu kadar zaman neredeydin?”

“Ben buralardaydım ama sen yoktun.”

Gülücük… Sarılma arası, üç dakika…

“Seni ilk gördüğüm an ayırmıştım tüm insanlıktan.”

“Açıkçası ben de senin bu kadar etkileyici olabileceğini tahmin etmemiştim.”

Yeşille grinin savaşı… Dudak morartan öpüşme, on dakika…

“Çok güzelsin, çok efsunlu, çok egzotik.”

Burun dolusu içeri çekilen ten kokusu…

“…”

Sadece mutluluk dolu gülüş…

“Çok enteresan gelişti bugün.”

Ufak bir saçla oynama arası…

“Planlı mıydı?”

“İhtimal dâhilindeydi diyelim.”

İki elin kenetlenmesi, birbirine değen nefesler…

“Peki, şimdi ne olacak sence? Sonuçta bana şantaj yapan bir çetenin üyesisin sen.”

“Orası biraz karışık, sorun olmamasını sağlayacağım.”

Göğse doğru bastırılan kafa ve sırt okşayan yumuşak parmaklar…

“Hem ben yerimden çok memnunum.”

“Ama…”

Yüze konan dudak darbeleri…

“Yarın konuşalım, çok huzurluyum şu anda.”

Sarılmanın ötesinde bir kenetlenme ve mükemmel uyku…”     Bölüm 35

 

“..İlker Hoca nem oranı yüksek koyu bir bulut gibiydi. Üzüntü dolu bakışları ve üflesen yıkılacak bedeni yeğeni hakkında duyduklarının etkisindeydi. Onun gibi güçlü bir kişilik için bile çok zordu yaşadıkları. O nem yüklü bulut, ihtiyaç duyduğu soğuk hava tabakasını Sarp’ın omzunda buldu. Bulut yağmurunu bıraktı, rahatladı. Gözyaşları Sarp’ın omzuna akarken hıçkırıkları gök gürültüsü olmuştu…”     Bölüm 42

 

“…Gazın kokusunu çok iyi hatırlamıştım. Beni renkli yayının televizyon için hâlâ hayal olduğu yıllara götürdü. Annem süt kaynatırdı bana. Tipi sağdığı inekten çirkin ama şanı sosyete ‘playboy’larından daha önde olan meşhur sütçüden güğüm güğüm aldığı sütleri… Süt mutlaka taşar ve ocağı söndürürdü. Biraz dalgın olan annemin koku alma duyusunun iyi olması apartmanımızın bugünlere kadar havaya uçmadan gelebilmesini sağlamıştı. Yine o kokuyu duyuyordum, sanki birisi bana süt verecekmiş gibi iştahlandım. Pavlov’un köpeği gibiydim. Annem geldi aklıma. Dünyanın en iyi insanı annem ve tabii babam… Hayatları eksik kalmış, canları bedenlerine sığamamıştı. Onları burada tutmayı başaramamıştım ama biraz sonra onlara kavuşmak üzereydim…”     Bölüm 45